| KARMİN |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
Kelebek ve Yaşam
Bir gün, bir kozada küçük bir delik açıldı ve bir adam bedenini bu küçücük delikten çıkarmaya çalışan kelebeği saatlerce seyretti. Sonra, kelebek sanki daha fazla ilerlemek istemiyormuş gibi durdu.Sanki,ilerleyebileceği kadar ilerlemişti ve artık daha fazla ilerleyemiyordu. Ve adam, kelebeğe yardım etmeye karar verdi. Eline bir makas aldı ve kozayı keserek deliği büyüttü. Kelebek kolayca dışarı çıktı. Fakat bedeni kocaman ve kanatları kuru ve buruşuktu.Adam, kelebeği izlemeye devam etti, çünkü zamanla kanatlarının büyüyüp bedenini taşıyabilecek kadar genişleyebileceğini umut ediyordu. Fakat bu olmadı!Gerçekte, kelebek ömrünün geri kalanını o kocaman bedeni ve kuru, buruşuk kanatları ile etrafta sürünerek geçirdi. Uçmayı hiç başaramadı. Adamın bu aceleci iyiliği içinde anlayamadığı,bu kısıtlayıcı kozanın ve kelebeğin o küçücük delikten dışarı çıkmak için verdiği mücadelenin,kelebek için gerekli olduğuydu, çünkü bu,Tanrı 'nın,yaşam sıvısının kelebeğin bedeninden kanatlarına doğru akmasını sağlamak için bulduğu yoldu,böylece kelebek kozadan kurtulduğu anda uçmaya hazır olabilecekti.Bazen mücadeleler, hayatımızda tam olarak gerek duyduğumuz şeylerdir.Eğer Tanrı, hayatımıza hiçbir engelle karsılaşmadan devam etmemize izin verseydi sakat kalırdık. Şimdi ve daha sonra olabileceğimiz kadar güçlü olmazdık.Asla uçamazdık.Güç istedim...Ve Tanrı, beni güçlü yapmak için karşıma zorluklar çıkardı.Bilgelik istedim...Ve Tanrı bana çözmek için Sorunlar verdi. Zenginlik istedim...Ve Tanrı çalışmak için bana Beyin ve güçlü kaslar verdi. Cesaret istedim...Ve Tanrı üstesinden gelmem için bana Tehlike verdi. Sevgi istedim...Ve Tanrı yardım etmem için sorunlu insanlar verdi. iyilik istedim...Ve Tanrı bana fırsatlar verdi.İstediğim hiçbir şeyi elde etmedim İhtiyacım olan her şeyi elde ettim.
-----------------------------------------------
Önemli Olan Vermek
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yasam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve "Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi. Kan nakli ilerlerken sordu: "Ne zaman öleceğim?"
----------------------------------------------------
Kıymet Bilmek
Bir padişah acemi bir köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz görmemiş, geminin mihnetini tatmamıştı. Ağlamaya, inlemeye başladı. Tir tir titriyordu. Avutmak için çok uğraştılar, ama bir türlü sakinleşmedi. Padişahın keyfi kaçtı. Herkes aciz bir vaziyetteyken gemide bulunan yaşlı bir adam padişahın huzuruna çıktı, 'Müsaade buyurursanız ben onu sustururum' dedi. Padişah da 'Lütfetmiş olursunuz' dedi. Yaşlı adam emretti, köleyi denize attılar. Köle birkaç kere suya battı çıktı. Sonra saçından yakaladılar, gemiden tarafa çektiler. Köle gemiye yaklaşınca iki eliyle dümene asıldı, oradan gemiye çıktı, bir köşede uslu uslu oturmaya başladı. Yaşlı adamın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü, 'Bu işteki hikmet nedir' diye sordu. Yaşlı adam cevap verdi: ''Köle evvelce suya batmayı tatmamıştı. Gemideki selâmetin kıymetini bilmiyordu. İşte huzur ve saadet de böyledir, bir felâkete duçar olmayan kimse, huzurun kıymetini bilemez."
--------------------------------------------------------
Farenin Ders Verici Öyküsü
Evin minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi açtıklarını gördü.
Kendi kendine:
İçinde hangi yiyecek var acaba ?" diye düşündü.Bir süre sonra gördüğü paketin bir fare kapanı olduğunu anladığında yıkılmıştı.
"Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye bağırarak telaşla bahçeye fırladı.
Minik fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını kaldırdı ve gıdakladı:"Zavallı farecik...Bu senin sorunun benim değil.Bana bir zararı olamaz küçücük kapanın" dedi.
Tavuktan destek bulamayan farecik bu sefer telaşla domuzun yanına koştu ve,"Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye adeta çırpındı. Domuz anlayışla karşıladı ama,"Çok üzgünüm fare kardeş ama dua etmekten başka yapacağım bir şey yok. Dualarımda olacağından emin ol"dedi.
Minik fare çaresizlik içinde ineğe döndü ve , "Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!" dedi.İnek ;Bak fare kardeş, senin için üzgünüm ama beni ilgilendirmiyor." dedi.
Sonunda farecik, başı önde umutsuz şekilde eve döndü. Çiftçinin fare tuzağı ile bir gün tek başına karşılaşmak zorunda olduğunu anladı.
O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı. Minik farecik aç ve susuzdu. Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı ki birden bir ses duyuldu.Gecenin sessizliğini bölen gürültü, fare kapanınından
geliyordu.
Çiftçinin karısı, ne yakalandığını görmek için yatağından fırladı ve mutfağa koştu.Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark edememişti.
Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve aniden çiftçinin karısını ısırdı.Çiftçi, karısını apar topar doktora götürdü. Doktor,zehiri temizledi sardı. Çiftçi karısını eve getirdi, yatırdı. Karısının
ateşi yükseldi ve bir türlü düşmüyordu. Kadıncağız ateş ve ter içinde kıvranıp duruyordu.
Böyle durumlarda taze tavuk suyunun gerekli olduğunu herkes bilir, çiftçi de bıçağını alıp bahçeye koştu.Karısı taze tavuk suyu çorbasını içti, biraz kendine geldi. Karısının hastalığını duyan komşular ziyarete geldiler. Onlara ikram etmek için çiftçi domuzunu kesti.Çiftçinin karısı gittikçe kötüye gidiyordu. Yılan, belli ki çok zehirliydi.Birkaç gün sonra çiftçinin karısı iyileşemedi ve öldü.
Cenazesine çok sayıda kişi gelince hepsine yeterli et sağlamak için çiftçi ineği mezbahaya yolladı.
Fare tüm bu olanları büyük üzüntü ile duvardaki deliğinden izledi.
Birisi, sizi ilgilendirmediğini düşündüğünüz bir tehlike ile karşı karşıya ise tehlike bir gün hepimiz içindir unutmayalım
----------------------------------------------
GÖZE BAK KENDİNİ ÖĞREN
Çinliler'e göre gözler ruhun penceresi. Gözün şekli kişiliğinizi ele veriyor.
Göz şekliniz karakterinizi ele veriyor
Çin yüz okuma sanatında gözler ruhun penceresi olarak biliniyor ve her gözün kendine has özellikleri var. 35 ve 40'lı yaşlarda gözlerin şekli ve duruşu kişilerin serveti olarak görülüyor. Gözlerinizin şekilleri çocuklarınızla gelecekte nasıl kişilikte olacağını ve onlarla nasıl ilişki kuracağınızı önceden bildiriyor.
Anka Kuşu Gözleri
Gözlerin köşeleri dışarı doğru uzanıyorsa, bu kişiler mağrur ve cömert kişilerdir. Buna rağmen inatçıdırlar. Erkeklerde anka gözü gözleri yönetici ve sorumluluk alabileceklerini ve iyi bir iş yaşamına sahip olabileceklerini gösterir. Ek olarak iyi bir görünüme sahip oldukları için iyi bir evlilik yaparlar ve çocukları babalarıyla gurur duyacaktır. 35 ve 40'lı yaşlarda anka kuşu gözlü insanlar yükselecek ya da iyi bir şansa sahip olacaklardır.
Büyük Parlak Gözler
Tüm büyük ve parlak gözler aynı değildir. Eğer kaşlar kalın, yüz hatlarını ortaya çıkaran ve belirginse, bu kişi oldukça agresif, güçlü ve 35 ila 40'lı yaşlarda terfi edebilecek karakterdedir. Buna rağmen büyük ve parlak gözler çok narin bir yüzdeyse, o zaman bu kişi açık fikirli, dürüst ve başlarına yardım etmeyi seven biridir.
Çökük Gözler
Kişinin gözleri çökük gözüküyorsa, düşüncelerini kendine saklayan, içine kapanık biridir. Bazı şeyler kendisine dezavantaj olarak dönse bile, başkalarına yardım etmekten mutlu olurlar. Detaylara üzülmezler. Ancak bu tür kişilerin düşüncelerini kendilerine saklamaları sebebiyle ne zaman yardıma ihtiyacı oldukları diğerleri tarafından bilinmez. Etrafındakiler bu kişilerin her zaman mutlu olduklarını düşünürler. Bu yüzden bu kişi herşey hakkında hatta üzülmek istemediği konularda bile endişelenir. Bunun yanı sıra bu tür kişiler bir çalışma ekibine alınabilecek kişilerdir. Sıklıkla başkası onun çalışmalarıyla başarı elde eder, bu onların profesyonel yaşamlarında sık sık başa dönmelerine neden olur.
Göz Bebeği İri Gözler
Erik gözlü olarak da adlandırılabilen gözlere sahip kişiler çocuklarıyla oldukça iyi anlaşırlar. Kızlardan daha çok erkek çocuklarla daha iyi anlaşmaya eğilimlidirler. Ek olarak 35 ile 40'lı yaşlarda ileriye dönük sıçramalar yapabilirler.
Kaşları Yukarı Kalkık Gözler
Bir kişinin gözleri ile kaşları arasında boşluk çoksa, yaşamda iyi bir yaşam süreceklerine ve bu mirastan yararlanacaklarına işarettir. Ayrıca, iş yaşamlarında ve maddi konularda çok şanslı olacaklarına işarettir.
Kırmızı Gözler
Bu en açık görülen göz şeklidir. Göz damarları gözün beyaz bölümünü kaplar ve kırmızı görünmesine neden olur. Bu tür kişiler kötü mizaca sahiptir. Çin'deki tıbbi terminolojide, göğsünde çok fazla ateş olduğu ve bu ateşi söndürmek için bol su ile çay içmeleri gerektiği söylenir. 30 ile 40'lı yaşlarda emniyet ya da hukukla ilgili çatışmalardan uzak durmaları gerekir.
Küçük Gözler
Küçük gözler düşünce doludur ve detaycıdır. Olaylara sakin ve analitik bakmaya özen gösterirler. Düşüncelerini çabuk paylaştıkları için ya da aceleci oldukları için iyi arkadaş veya eşler olabilirler.
Uykulu Gözler
Uykulu gözlere sahip olanlar uyanık olsalar bile uykulu gibi gözükürler. Sadece gözleri küçük değildir ancak göz kağakları uykulu bakış hissi verecek kadar birbirine yakındır. Bu tür kişiler detaylar konusunda uzmandır, hesap yapma ve parasal konularda uzmandır. Her zaman biriktireceklerdir. Bu sebeple kendi çocuklarıyla bile ilişkileri çok fazla olmayacaktır.
Çekik Gözler
Bu tür kişiler çocukları için sürekli üzülecek ve kaygılanacaklar. Bu tür gözler 'ağlayan köstebek' olarak bilinir, başkalarına göre daha duygusal ve sempatiktirler.
-------------------------------------------
anlamlı soru
Eflatun'a iki soru sormuslar.
Birincisi ; "Insanoglunun sizi en çok sasirtan davranislari nedir ? "
Eflatun tek tek siralamis :
- Çocukluktan sikilirlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarini özlerler...
- Para kazanmak için sagliklarini yitirirler. Ama sagliklarini geri almak için de para öderler...
- Yarindan endise ederken bugünü unuturlar.Dolayisiyla ne bugünü ne de yarini yasarlar...
- Hiç ölmeyecek gibi yasarlar. Ancak hiç yasamamis gibi ölürler...
Sira gelmis ikinci soruya ; "Peki sen ne öneriyorsun?"
Bilge yine siralamis ;
- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayin! Yapilmasi gereken tek sey, sadece kendinizi "sevilmeye" birakmaktir...
- Önemli olan; hayatta "en çok seye sahip olmak" degil, "en az seye ihtiyaç duymaktir
---------------------------------------------
Süper bir yazı okuyun!!!!!
ARADA BİR ÇOK BUNALDIĞINIZDA,,, OKUYUN!!! Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı... Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod vardı içinde.. Deniyordu ki; "arada bir, çok bunaldığınızda, hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün"... Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım...Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum... Ama " kendi ölümümüzü ve cenazemizi " düşünmemiz tavsiye ediliyordu... Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an... Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim... Diyordu ki; " bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terkettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız... Özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini,onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın...O andan geriye dönme şansınız olmadığını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınız olmadığını düşünün... Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin... Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bu acının ve geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın...Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz...Orada, o musalla taşında düşünün kendinizi...Seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini...Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin...Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım...Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine... birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini...hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı...görüyordum işte "babaaaa..." diye ağlayan biricik oğlumu...Eşim kucağında "ağlayan emanetimle" ayakta durmaya çalışıyordu per perişan...Koca çınar babacığım, belli belirsiz dualar okuyordu, o gözümden hala gitmeyen vakur duruşuyla...Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu gözyaşlarını... Kardeşlerim, akrabalarım "çok erken gitti, doyamadı oğluna.."diyordu acıyan ses tonlarıyla... Ve dostlarım... Onlar da şaşkındı... Bazısı "daha dün birlikteydik, nasıl olur.." diyordu... Bunları seyredip onlara "hayır ölmedim, burdayım.." demek istedim hayal olduğunu unutup...Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını okumadan kitabın... Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide... Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar... Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı, ne de isteğim... Almam gereken dersi ve mesajı almıştım... Şimdi ne kitabın adını ne de yazarı hatırlamıyorum... Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum... Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik... Biraz kendime geldikten sonra devam ettim [<]BR[>]hayatımın en zor hayaline... Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde neler söyleyecekleri vardı.. Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında... Onlarda bıraktığım izleri, yaşananları ve amayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım hayalimde... İçlerini okuyacaktım, senaryo bana ait olarak... Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım... Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısının etkisiyle girilen duygusal mod değildi, deşifre etmem gereken metin... Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu... Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti.. ağlayacaktı aklına geldikçe... Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları... Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim 2 saniyede oğlumu... "hayal - meyal hatırlıyorum be baba seni... Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle... Bak mezuniyet törenimde de abasızdım... Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine..." diyecek canı yanarak bir köşede... Sevgili eşim... Benim muhteşem hatunum... Nasıl dayanır bensizliğe?... O ki, benim için herşeyini feda edip koşmuştu bana... Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı... Bir daha " Seni seviyorum " diyemeyecekti... Bir daha hevesle açamayacaktı çalan kapıyı... Ve her gelen gece bensizliğini haykıracaktı yüzüne... Her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün... Tek cümlesi takıldı o an içime; " Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik ?..." Babam-annem, o bugüne kadar evlat olarak mutlu edecek hiçbir şey yapamamanın acısıyla kahrolduğum güzel insanlar... Helaldi şüphesiz hakları... Bilerek hiç kırmamıştım onları... Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü işte önlerinde ve dualarına muhtaçtım.... Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evladının cenazesinde bulunmak... Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek... Diğerlerine geçmiyorum... Bu yazıyı şu an yazıp sizlerle paylaştığıma göre "diğerlerine" artık sizler de dahilsiniz... Düşünün, birgün bir mail ulaşıyor mail-boxınıza "ölmüş" diye... Sizler kimbilir neler düşünür ve yazardınız...Eşim şu an yanımda ağlıyor, sanki gerçekmiş gibi...Oysa ki yazarın amacı " Yaşamanın ve hala nefes alıyor olmanın kıymetini " göstermekti...Benim de öyle... Lafı çok uzattım farkındayım...Ama dediğimiz çözümü zor süreç 2 satırla özetlenemeyecek kadar girintili çıkıntılı... Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına rağmen YENİDEN DOĞDUM... Bilgisayar diliyle "format attım hayatıma"... Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için şükrettim... Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş, oyun perde demişti... Peki ya hayal değil de, gerçek olsaydı ve perde bir daha açılmamak üzere kapansaydı... İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş olmalı... Belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını getirirseniz buna değer bence... Ben bu akşam melankoliğim ve biraz abartmış olabilirim... Hani sanatçı ve şairiz ya ondandır belki... Bence bu yazıyı sadece okuyarak bırakmayın... LÜTFEN ARADA BİR, BURADAN ALDIKLARINIZI TARTIN, DÜŞÜNÜN VE HAYATINIZI GÖZDEN GEÇİRİN... Ölümün kime ve ne zaman geleceğini Yüce Allah tan başka bilen yok... İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken yapabileceklerinizi yapın, ertelemeyin... Bilerek - bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir edin... Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın... Ve en önemlisi; VERDİĞİ-VERMEDİĞİ, ALDIĞI-ALMADIĞI HERŞEY İÇİN, TEKRAR TEKRAR ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN A
CAN DÜNDAR......
---------------------------------------------
Stres ve Hayatın Zorlukları (Okumaya Değer)
İş yaşamında önemli yerlere gelmiş bir grup eski mezun arkadaş grubu üniversitedeki hocalarından birini ziyarete gitmiş.
Çeşitli konular konuşulduktan sonra sohbet, işin yarattığı strese ve hayatın zorluklarına gelmiş.
Yaşlı üniversite hocası ziyaretçilerine kahve ikram etmek üzere mutfağa gitmiş ve değişik boy, renk ve kalitede bir çok fincanın bulunduğu bir tepsiyle geri dönmüş.
Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanları ve kahve termosunu masaya koyup kahvelerini oradan almalarını söylemiş.
Tüm eski öğrenciler kahvelerini alıp koltuklarına döndüğünde hocaları onlara şunu söylemiş:
"Farkına vardınız mı bilmem, zarif görünümlü, güzel, pahalı fincanların hepsi alındı, masada yalnızca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldı.
Elbette ki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal ama işte bu demin bahsettiginiz problemlerinizin ve stresin nedeni.
Hepinizin istediği fincan değil, kahve iken, bilinçli olarak herbiriniz birbirinizin aldığı fincanları gözleyerek daha iyi olan fincanları almaya uğraştınız.
Yaşam kahveyse, iş, para ve mevki fincandır.
Bunlar yalnızca Yaşam' ı tutmaya yarayan araçlardır, ama Yaşam' ın kalitesi bunlara göre değişmez.
Bazen yalnızca fincana odaklanarak,
içindeki kahvenin zevkini çıkarmayı unutabiliyor..
---------------------------------------------
Harika Hikayeler yaa
:Çevremizdekilerin Önemi
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi: "Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedir?.." Bu herhalde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki!.. Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu. "Tabii dahil" dedi, hocamız.. "Is yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve`Merhaba' demeniz gerekse bile.." Bu dersi hayatim boyunca unutmadım. O hademenin adini da.. Dorothy idi.
----------------------------------------------------------
Yağmurda Otostop
Bir gece vakit gece yarısına doğru Alama otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'li yıllarda bir beyazın bir zenciye hem de Alabama'da yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi Verdim. Bir hafta sonra kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda.. "Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti.Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardim eden herkesi kutsasın!.. En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole.
--------------------------------------------------------------
Size hizmet edenleri hep düşünün
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.. Çocuk sordu: "Çukulatalı pasta kaç para?.." "50 cent!.." Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu: "Peki dondurma ne kadar.." "35 cent" dedi garson kız sabırsızlıkla..Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu.Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki.. Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim lütfen" dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde,gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaşlar temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 centlik bahşiş duruyordu..
-----------------------------------------------------------
Yolumuzdaki Engeller
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacaktı?. Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı.. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde.. "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral. Köylü, bu gün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. "Her engel, yasam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.
---------------------------------------------
siz küçüçük gülümseyin, hayat değişsin(Okumaya Değer)
Küçük kiz, hüzünlü bir yabanciya gülümsedi. Bu gülümseme adamin kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde yakin geçmiste kendisine yardim eden bir dosta tesekkür etmediğini hatirladi. Hemen bir not yazdi, yolladi. Arkadasi bu tesekkürden o kadar keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garsona yüklü bir bahsis birakti. Garson, ilk defa böyle bir bahsis aliyordu. Aksam eve giderken, kazandiği paranin bir parçasini her zaman köse basinda oturan fakir adamin sapkasina birakti. Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki… Iki gündür boğazindan asaği lokma geçmemisti. Karnini iki günden beri ilk defa doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki odasinin yolunu islik çalarak tuttu. Öyle neseliydi ki, bir saçak altinda titreyen köpek yavrusunu görünce, kucağina aliverdi. Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sicak odada sabaha kadar kosusturdu. Gece yarisindan sonra apartmani dumanlar sardi. Bir yangin basliyordu. Dumani koklayan köpek öyle havlamaya basladi ki, önce fakir adam uyandi, sonra bütün apartman kalkti. Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularini kucaklayip, ölümden kurtardilar.
Bütün bunlarin hepsi, hiçbir maliyeti olmayan bir “TEBESSÜM”ün sonucuydu..
-----------------------------------------------
'Yaşayarak öğrenmek, bedeli en yüksek öğrenme biçimidir...'
Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkânına girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkal da Napolyonu müsait bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da :
'Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı.'
diye savuşturmuş. Nihayet biraz sonra Napolyon'un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşilaşamayacağı Napolyon'a sormuş:
'Efendim, af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?'
Napolyon birden öfkelenmis.
'Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun?'
diye bağırmış. Hemen askerlerine, Adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş. Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık 'ateş' emri verilecek... Adamcağız içinden:
'Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin'
diye düşünürken,arkadan bir el uzanmış, gözündeki bağı açmış. Karşısında Napolyon, tek cümleyle cevaplamış:
'İşte böyle bir duygu!'
'Yaşayarak öğrenmek, bedeli en yüksek öğrenme biçimidir...'
-----------------------------------------------
Kalp Güzelliği...
Genç bir adam kentin merkezinde durmuş, o yöredeki en güzel kalbin
kendi kalbi olduğunu söylüyordu.
Çevresinde büyük bir kalabalık olmuştu. Herkes en küçük bir leke ya
da çatlak olmayan bu kalbe imrenerek bakıyor, onun güzelliğini
konuşuyordu. Sonunda hepsi de bu kalbin gördükleri en güzel kalp
olduğuna karar verdiler. Genç adam çok gururlandı ve daha yüksek sesle
kalbini övmeye başladı. Aniden kalabalığın önünde yaşlı bir adam ortaya
çıktı kalbinin güzelliğini öven bu adama seslendi;
'Bir dakika genç adam `'dedi''senin kalbin benimki kadar güzel değil.'
Kalabalık ve genç adam hep birlikte yaşlı adamın kalbine baktılar.
Çok güçlü atıyordu ama izler ve yarıklarla doluydu. Kimi parçaları yok
olmuştu, kimi parçaların yerine küçük, küçük parçalar konmuştu, ancak
bunlar tam yerine oturmamıştı,gelişi güzel konmuştu ve kimi
yerlerinde kocaman oyuklar vardı. İnsanlar hayretle baktılar'
'Nasıl bu adam kalbinin daha güzel olduğunu söyleyebiliyor? Dediler.
Genç adam da yaşlı adamın kalbinin haline baktı ve''şaka yapıyor
olmalısın''dedi' kendi kalbini nasıl olurda benimkiyle
karşılaştırabilirsin. Bak benimki mükemmel, senin ki ise yarık ve eksiklerle dolu''
Yaşlı adam kendisinden emin biçimde yanıtladı genç adamı;
''Evet'' dedi .'seninki mükemmel görünüyor, ben seninkiyle
yarışamam, Ama bak, benim kalbimde gördüğün her yarık sevgimi
verdiğim bir kişiyi temsil eder.
Kalbimin bir parçasını koparıp onlara verdim ve
çoğu kez onlarda bana kendi alplerinden birer parça koparıp verdiler.
Ama tam benim parçanınbüyüklüğünde olmadığı için arada boşluklar
kaldı.Ancak ben buboşluklara Şükrediyorum. Çünkü onlar,paylaşılan
sevgileri bana anımsatıyor.
Bazen ben insanlara sevgimi cömertce vermeme karşın onlar
bana karşılığını vermediler.Bu derin boşlukların nedeni işte bu
karşılıkalamadığım sevgilerdir.Bunlar acı veriyor ama olsun,onlar da
benim sevgime karşılık vermeyen insanları bana anımsatıyorlar.
Ben yine de benim sevgime karşılık verecekleri bu boşlukları
dolduracakları günü bekliyorum.
Şimdi GERÇEK GÜZELLİĞİN NE OLDUĞUNU ANLADIN MI ?
Genç adam yanağından akan yaşlarla sessizce duruyordu.
Yaşlı adama doğru yürüdü harika güzellikteki kalbinden bir parça
kopardı ve yaşlı adamın titreyen ellerine verdi.
Yaşlı adam aldı ve onu kalbine yerleştirdi.Sonra kendi yara dolu
kalbinden bir parça koparıp adamın
kalbindeki boşluğa yerleştirdi.Boşluk doldu ama köşelerde biraz
boşluk kaldı. Genç adam kalbine baktı.Artık mükemmel değildi ama
öncekinden daha güzeldi. Çünkü yaşlı adamın kalbinde sevgi onun kalbine akmıştı.
Birbirlerine sarıldılar ve yan yana yürümeye başladıla
-------------------------------------------------
çok etkileyici. bence bi okuyun...
Microsoft şirketinde temizlikçi olarak işe kabul edilen bir kişiye şirket yetkilisi, giriş işlemleri için birkaç belge getirmesi gerektiğini söyler. "Bana e-posta adresinizi veriniz ki Ben de size, getirmeniz gereken belgelerin listesini göndereyim." der. Temizlikçi adayı, boynunu büker: "Benim e-posta adresim yok, efendim" der. "Çünkü henüz bir bilgisayarım bile yok." Microsoft yetkilisi bu yanıttan hiç memnun kalmaz. "Bir e-posta adresiniz olmadığına göre, ben de sizi, yaşayan bir kişi olarak kabul edemeyeceğim" der. "Bu durumda sizi işe almamız söz konusu olamaz." Bir iş bulma sevincini bir anda yitiren adam, tüm serveti olan cebindeki on dolarıyla ne yapacağını kara kara düşünerek Microsoft binasından ayrılır ve...Gider, on dolarlık domates satın alır, sonra da kapı kapı dolaşarak bunları satmaya başlar. "Akşam olduğunda serveti bir kat artmış, cebindeki on doları, yirmi dolara çıkmıştı. Adam, bu işi üç gün üst üste yaptıktan sonra, servetini 160 dolara çıkardığını görünce, bundan böyle geçimini domates alım satım işinden sağlamaya karar verir. Her sabah evden biraz daha erken çıkıyor, eve biraz daha geç dönüyor ve parasını ise her gün bir kat daha artırıyordu... Kısa bir süre sonra işini daha da büyüttü. Önce bir el arabası, daha sonra ise bir kamyon satın aldı. Aradan beş yıl geçtikten sonra öykümüzün kahramanı kişi, Amerika'nın en büyük gıda dağıtımcısı olmuştu. Şimdi sıra, milyonlarca doları bulan serveti yanısıra, tüm aile bireyleri ve kendinin sağlığını koruyabileceği bir sigorta yaptırmaya gelmişti. Sigorta poliçesini hazırlayan acente görevlisi, gerekli kağıtların doldurulmasından sonra ondan, e-posta adresini ister: "Bize e-posta adresinizi bırakınız ki, hazırlayacağımız ödeme çizelgesini size hemen gönderebilelim" der. Adam, büyük bir içtenlikle, büyük bir eksiğini açıklar: "Fakat benim e-posta adresim yok ki..." Sigortacı, gözlüğünü indirir ve adamın yüzüne şaşkınlık ve hayranlıkla karışık bir ifadeyle bakar: "Çok tuhaf, e-posta adresiniz olmadan bir imparatorluk kurmuşsunuz" der ve kafasında biçimlenen soruyu açık açık sorar: "Ya bir de e-posta adresiniz olsaydı. Kim bilir o zaman ne olurdunuz?" Adam, buruk bir gülümsemeyle yanıt verir: "Ne mi olurdum, çok iyi biliyorum" der. "Microsoft şirketinde temizlikçi..
-----------------------------------------------------
Eden BuLur.
çok eski zamanlarda bir dilenci varmış.bu dilenci köy köy dolaşır, "eden bulur!..." diyerek dilenirmiş.dilencinin hali ve söyledikleri insanların çok tuhafına gidermiş.bu tuhaf dilenci yine günlerden bir köyde dileniyormuş.dilenmek için dolaşırken de durmadan aynı sözleri söylüyormuş
-Eden bulur!...Eden bulur!....
köylüler tarafından merhametsizliği ile tanınan ihtiyar bir kadın, dilencinin bu sözlerine fena hâlde öfkelenmiş, kendi kendine:
-"eden bulur da ne demek?ben sana gösteririm şimdi." diye söylenmiş.
hemen vakit geçmeden dilenciye bir ekmek hazırlamş.kapının önünde oturarak dilenciyi beklemeye başlamış.
bir süre sonra dilenci:
-eden bulur!... eden bulur!... diyerek ihtiyar kadının kapısına gelmiş.
ihtiyar kadın önceden hazırladığı zehirli ekmeği dilencinin eline tutuşturmuş.arkasından da:
-nasıl olsa bir daha kapıma gelemeyeceksin canın cehenneme!... diyerek içeri girmiş.
dilenci bir süre daha köydeki evlerin kapılarında dolaşmış.topladığı birkaç parça yiyeceği torbasına koyarak nasibini başka bir köyde aramak üzere oradan ayrılmış.
az gitmiş, uz gitmiş....köyün yanındaki tepeyi aşınca yorulmuş.bir ağacın gölgesine oturup dinlenmeye başlamış.
çok da acıkan dilenci, ihtiyar kadının verdiği ekmeği yemeyi düşünmüş.tam bu sırada, karşıdan bir delikanlının geldiğini görmüş.halinden çok uzak bir yoldan geldiği anlaşılan genç, gelmiş, dilenciye selam vermiş.çok yorgun olan genç adam da ağacın gövdesine oturmuş.
dilenci, ona:
-kimsin sen?, diye sormuş.
delikanlı:
-ben bir askerim.askerliğim bitti, artık köyüme dönüyorum.fakat çok acıktım.açlıktan yolda yürüyecek halim kalmadı.torbanda karnımı doyuracak bir parça yiyecek varsa versen...
dilenci, delikanlıya çok acımış.torbasından ihtiyar kadının verdiği ekmeği çıkarıp:
-anlaşıldı sen benden daha açsın, diyerek ekmeği delikanlıya vermiş.
asker genç, dilenciye teşekkür ederek oradan uzaklaşmış.
yolda yürürken zehirli olduğunu bilmediği ekmeği yemeye başlamış.derken önce köyüne, sonra evinin kapısına varmış.
evinin kapısının önüne gelince düşüp ölmüş.
meğer bu asker , dilenciye zehirli ekmeği veren ihtiyar kadının oğluymuş.
ihtiyar kadın, kapısının önünde cansız yatan oğlunun elindeki ekmeğin dilenciye verdiği zehirli ekmek parçası olduğunu görünce yaptığını yapacağına pişman olmuş.
o günden sonra da dilencinin söylediği "Eden bulur!..." sözünün anlamını herkes çok iyi anlamış.
Mucize (Okumaya Değer)
Mucize
Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen herşeyi yapmışlardı, George'nin yalnızca çok pahalıya malolacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu. Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally: "Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir." Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti. Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklediğini görünce "Evet, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi. Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: "Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum." Eczacı Sally'e bakarak "Anlayamadım" dedi. "Şeyy, babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?" Eczacı Sally'e sevgi ve acımayla baktı bu kez: "Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım" dedi. Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak "Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli" dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek "Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu. "Bilmiyorum" dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ve ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' deyince ben de paramı alıp buraya geldim." "Ne kadar paran var?" diye sordu iyi giyimli adam. "Bir dolar ve onbir sent" dedi Sally. "Ve dünyadaki tüm param bu!" "Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para" dedi, iyi giyimli adam. Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally'nin elini tutarak "Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum" dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı. Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne "Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça malolduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve onbir sent!...
CESARETİN BİTTİĞİ YERDE ESARET BAŞLAR
Bir Hint masalı na göre; Kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır.
Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüş türür.Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüş türür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür.
Ve der ki,
"Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardim edemem."
Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda şöyle diyor:
İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor.
Düş ünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.
-----------------------------------------------
Böyle Dostlarınız Varmı
Ahmet ve Nihat adında iki arkadaş varmış. Aynı okulda okuyorlarmış. Ahmet İstanbul’da yaşayan, evi, arabası yeterince parası olan biriymiş. Nihat memleketten İstanbul’a gelmiş zor şartlar altında yaşayarak okuyormuş. Bunlar zamanla daha da iyi arkadaş olmuşlar. Ahmet Nihat’ın durumuna üzülüyor, yardım yolları arıyormuş. Nihat’ı evine almış. Yedirmiş içirmiş. Cebine para koymuş. Üstünü giydirmiş. Kendine aldığı yeni kıyafetleri bile ona vermiş. Artık beraber gül gibi yaşayıp gidiyorlarmış. Bir gün Ahmet camdan dışarı bakıyormuş. Karşıdan gelen, uzun süredir hayran olduğu ve yakında açılmak istediği kızı görmüş. Ve sonra arkadan Nihat’ın onu takip ettiğini.
Nihat eve gelmiş ve Ahmet'e o kızdan çok hoşlandığını aralarını yapıp yapamayacağını sormuş. Ahmet kendisinin de ondan hoşlandığını söyleyememiş. Arkadaşının üzülmesini istememiş çünkü. Aralarını yapmış. Derken zamanla okul bitmiş. Nihat bir süre sonra Kayseri'ye Vali olmuş. Evi arabası, yatı, katı, bir sürü parası olmuş. O kızla da evlenmiş.
Ama Ahmet tam tersi. Evini arabasını kaybetmiş. Bütün parası bitmiş. Yatmaya yeri yemeye yemeği kalmamış. Aç sefil gezerken komşuları,
-Senin bir arkadaşın vardı Nihat diye. O Kayseri'ye Vali olmuş, neden ondan yardım istemiyorsun, belki sana bir iş verir, demişler. Ahmet reddetmiş hemen. Bunu kabullenemem demiş. Komşular ne kadar ısrar ettiyse de bir türlü kabul ettirememişler. Ahmet için daha zor günler başlamış. Bakmış olacak gibi değil, komşularını dinleyip tutmuş Kayseri'nin yolunu. Valiliğe gelmiş. Oradaki odacılardan birine:
- Nihat Bey'i görmek istiyorum, demiş.
Odacı Nihat Bey'in yanına girmiş çıkmış ve "Sizi görmek istemiyor" demiş. "Nasıl olur," demiş Ahmet, "Ona İstanbul’dan çok yakın arkadaşın Ahmet geldi deyin." Odacı tekrar gitmiş ve Nihat Bey sizi tanımadığını, eğer daha fazla ısrar ederseniz kovduracağını söyledi demiş.
Ahmet duyduklarına inanamamış. Nasıl olur da, yemeyip yedirdiği, giymeyip giydirdiği, sevdiği kızı bile eliyle verdiği canciğer arkadaşı Nihat onu tanımaz? Yıkılmış bir şekilde Valilikten çıkıp doğru Nihat’ın evine, eskiden hoşlandığı kızın yanına gitmiş. Belki yardım eder diye. Kapıyı çalmış. Birinin gelip dürbünden kendine baktığını hissetmiş. Ama kapıyı açmamış kadın.
Bir kez daha yıkılmış. Dışarı çıkıp kendini toplamaya çalışırken yanına yaşlı bir amca yaklaşmış. Ahmet'in durumundan çok etkilenmiş adam. Olayı anlatmasını istemiş. Ahmet de olduğu gibi anlatmış. Adam çok üzülmüş. Demiş ki:
- Bak evladım. Seni çok sevdim. Dürüst bir insana benziyorsun. Bak benim burada bir sarraf dükkanım var. Gel istersen benimle çalış. Hem para kazanırsın hem de yatmaya yerin olur.
Ahmet hemen kabul etmiş ve çalışmaya başlamış.
Gel zaman git zaman dükkana başka bir yaşlı amca gelip gitmeye başlamış. Çok iyi arkadaş olmuş Ahmet'le. Bir gün bu yaşlı amca elinde bir kutuyla gelmiş dükkana. "Bak ben bir yere gidiyorum. Eğer 3 ay içerisinde dönmezsem bu kutu senindir, istediğin gibi kullan" demiş. Ahmet kutuyu almış, odasında bir yere koymuş. 3 ay geçmiş, 4 ay geçmiş, 6 ay geçmiş amca hâlâ gelmemiş. Sonunda Ahmet kutuyu açmaya karar vermiş. Bakmış içinde, elmaslar, mücevherler, altınlar, bir sürü de para var. Ne yapacağını şaşırmış. Hemen patronuna gidip durumu anlatmış. Patronu da artık o kutunun kendisinin olduğunu, istediği gibi kullanabileceğini söylemiş. Bir de öneri de bulunmuş:
- Bak sen bu işi iyice öğrendin. Gel sana bir kuyumcu dükkanı açalım. Gül gibi geçinip gidersin.
Hemen dükkanı açmışlar. Ahmet almış başını yürümüş. Ev, araba, yat, kat... Zengin olmuş kısacası. Bir gün dükkanına bir anne-kız gelmiş. Kızdan hoşlanmış Ahmet. Zamanla görüşmeye başlamışlar, derken nişanlanmışlar. Düğün vakti gelmiş. Davetiyeler hazırlanırken kız "Valiyi de çağıralım" demiş. Ahmet kabul etmemiş. "Nasıl olur" demiş kız, "Biz bu şehrin ileri gelenlerindeniz, valiyi çağırmasak olur mu?" Ahmet yine kabul etmemiş. Kız ısrarla neden böyle davrandığını sorduğunda anlatmış Ahmet. Sorunun bu şekilde çözülmeyeceğini söylemiş kız:
- Biz çağıralım, o yaptığından utansın, demiş.
Ve Vali Nihat Bey'e de bir davetiye yazmışlar.
Düğün günü gelmiş çatmış. Davetliler tek tek gelirken heyecan içindeymiş Ahmet. Nihat’ın gelip gelmeyeceğini merak ediyormuş. Derken eşiyle kapıda görünmüş Nihat. Ahmet, ilk başlarda göz göze gelmemeye çalışmış. Nihat ne yana gitse öbür tarafa kaçıyormuş Ahmet. Hiç göz göze gelmemeye çalışıyormuş. Sonunda dayanamamış, piste çıkmış, almış mikrofonu eline. Başlamış anlatmaya:
- Zamanında ben durumum iyiyken sevgili Valimiz Nihat Bey ile aynı okulda okuyorduk. O zamanlar Nihat Bey'in durumu bu kadar iyi değildi. Nihat’ı evime aldım. Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim. Sevdiğim kızı bile ona verdim. Bir gün benim durumum kötüleşti. Elimde avucumda ne varsa kaybettim. O kadar zor durumdaydım ki Nihat'a yardım istemeye gittim. Ama o beni tanımadığını söyledi, kovdurdu. Oradan çıkıp eşinin yanına gittim. Ama O, kapıda benim olduğumu bildiği halde kapıyı açmadı. Şoke olmuştum. Dışarıya çıkıp kendime gelmeye çalıştığım anda bir amcayla karşılaştım. Sağolsun bana bir iş, yatacak bir yer verdi. Orada çalışırkenken çevrem genişledi. Başka bir amcayla tanıştım. Gel zaman git zaman o amca elinde bir kutuyla geldi yanıma. Bir yere gideceğini 3 ay içerisinde dönmezse kutunun benim olacağını söyledi. Gelmedi. Kutuyu açtım. İçinde beni bugünlere getiren yüklü eşyalarla ve paralarla karşılaştım. Sonra kendime bir kuyumcu dükkanı açtım. Orada sevgili nişanlımla tanıştım. Ve evleniyorum. Anlattıklarım yalansa yalan desin Nihat Bey, demiş ve bırakmış mikrofonu.
Herkes şaşkınlıkı içinde Nihat Bey'e dönmüş. Acıyarak bakmışlar bir Ahmet'e, bir Nihat'a. Nihat bir cevap vermek zorunda kalmış. Almış mikrofonu. Başlamış anlatmaya:
- Evet Ahmet'in söylediklerinin hepsi doğrudur. Yalan diyemem. Zamanında bana çok yardım etti, hakkını ödeyemem. Sağolsun benim mutlu bir evlilik yapmama öncülük etti. Ama eşimi zamanında sevdiğini bilmiyordum. Durumunun kötüye gittiğini, bir gün bana geleceğini biliyordum. Hep o günü bekledim. Ve sonunda geldi. Onu kapıdan kovdurdum, doğrudur. Ama niye kovdurdum? Eğer ben o zaman ona yardım etseydim gururuna yediremeyecekti. Belki de bir süre sonra intihar edecekti. İyi bir arkadaşımı kaybetmek istemezdim. Buradan çıktıktan sonra direk eşime gideceğini biliyordum. Hemen eşime telefon açtım. Ona Ahmet'in geleceğini, kapıyı açmamasını söyledim. Açmadı. Derken bizim evin karşısında bir sarraf dükkanı işleten arkadaşım var. Ona hemen telefon açtım. Bizim evden çıkan bir adam görürse onu işe almasını yardımcı olmasını istedim. işe aldı, yatacak yer verdi. Bir gün babamı gönderdim ona. Can yoldaşlığı etsin diye. İyi arkadaş oldular. Sonra babama bir kutu verdim Ahmet'e götürsün diye. O kutu babamın değildi. Benim de değildi. O zaten Ahmet'indi. Ona borcumu hiçbir zaman ödeyemem. Ahmet kutuyu aldı. İyi kullandı ve bugünlere geldi. Bir gün annemle kız kardeşimi gönderdim. Durumu nedir bir kontrol edin diye. Orada birbirlerini görüp aşık olmuşlar, evleniyorlar...
Bırakmış mikrofonu. Ahmet'le beraber herkes şaşkınlık içinde kalmış. Bir an göz göze gelmişler. Derken birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Güzel bir düğün olmuş, beraberce mutlu yaşamışlar.
Kaçabilirsiniz ancak saklanamazsınız!
---------------------------------------------------
|
|
|
|
|
|
| |
Copyright: www.karmin.tr.gg tüm hakkı saklıdır.
|
|
|
|
|
|
|
|